Yerli ve Milli Üretim!

Yayın TarihiMart-Nisan, 2019 İsmail Yıldırım Yazdır

1960 Yıllarda Türkiye’nin kalkınma planında öncü sektör imalat sanayisiydi. Türkiye o yıllarda gelişmiş ekonomilere yetişebilmek için çareyi üretimde görmüştü. O yılların sloganı “kalkınmanın lokomotifi imalat sanayi olacaktır” şeklindeydi. “60’lı yıllar ilkokul yıllarım; yerli malı, yurdun malı” haftası etkinliklerini bugünki gibi hatırlıyorum...

Türkiye’in inşaatın büyüsüne kapıldığı yıllar ilk Turgut ÖZAL dönemidir. (1983-1989) İnşaat sektörü imalat sektörüne nazaran daha az yatırımla, daha az kalifiye iş gücüyle aynı zamanda da daha kısa sürede sonuç alınabilen, ülke büyümesini sıçratabilen bir sektördü. Çarpık kentlerde oluşan yeni görsellikler, yeni plazalar, alışveriş merkezleri (AVM) vatandaşın hoşuna gidiyordu. İnşaat sektörü politikacılar için bulunmaz fırsat oldu. Türkiye, bir yandan AB ile başlayan yakınlaşmanın verdiği enerji, diger yandan yüksek faizler nedeniyle yabancı fonları Türkiye’ye çekiyor, güçlenen TL enflasyonun ve dolayısıyla faizlerin düşmesine yol açıyor, bankaların nispeten daha uzun vadeli, düşük faizli konut kredisi vermesine sebep oluyor, inşaat sektörü büyüyordu.

Toplu Konut İdaresi Turgut Özal döneminde kuruldu.

...

AKP 2002 Genel seçimleriyle iktidar oldu ve çok konuda Özal döneminin devamı gibiydi; AKP döneminde de kalkınmanın lokomatif sektörü yine inşaat sektörüydü. AB’ye daha güçlü bir yakınlaşmayla başlayan müzakere süreçlerinin etkisi ve küresel likiditenin o dönemde kolay ulaşılabilir olmasıyla inşaat sektörü altın çağına adım atarken, devreye sokulan vergi avantajları, devlet teşvikleriyle konuta olan talep hiç olmadığı boyutta artırılıyor, ülkenin önde gelen sanayicileri dahi bir bir inşaatçı oluyorlardı. Öte yanda hemen her konuda cazibesini yitiren bir nevi üvey evlat konumundaki imalat sektörü ters yönde geriliyordu.

2008 yılına gelindiğinde küresel kriz patladı. ABD’de başlayap dünyaya yayılan krizin ana sebebi konut balonuydu. Dünya para piyasalarında yaşanan daralma ve Türkiye’ye gelen yabancı para miktarının azalması sıkıntılara sebep olsa da Türkiye bu dönemi fazla yara almadan geçti. İlerleyen yıllarda inşaat sektörü sağladığı fiziksel görünüm, belli çevrelere imkan ve zenginlik sağlamış olsa da, vatandaşa verdiği zenginlik hissi aldatıcıydı. Çünkü inşaatın sürdürülebilirliliği belli bir dönemle sınırlıydı. Oysa ki; Türkiye imalat sanayisine dayalı bir büyüme modeli uyguluyor olsaydı, her üretim bir başka üretimin alt yapısını oluşturabilir, üretimden sağlanan katma değer belli bir çevrenin değil, toplumun ve ülkenin zenginleşmesini sağlayabilirdi. Elbette imalat sanayi için gençlerin teknik eğitimine önem verilmesini gerekiyordu. Bu zor ve zaman alan bir işti; politikacılar hep kolayını seçti. Ülkenin ihiyacı olan Meslek Liseleri yerine Üniversiteler açıldı bol bol. Meslek liselerini çoğaltmak yerine İmam Hatip Okullarının çoğaltılmasına öncelik verildi.

2018 Yılına gelindiğinde, bir çok sebebe dayalı olarak TL’nin yabancı paralar karşısında uğradığı hızlı değer kaybıyla başlayan ekonomik kriz Türkiye’yi derinden sarstı. Kısa sürede enflasyon ilk kez iki sayılı rakamlarda arttı. Banka faizleri %25’in üstüne çıkınca kolay ve ucuz kredi veremez oldular. Ekonominin itici gücü inşaat sektörü durma noktasına geldi. Çünkü hayat kısa sürede pahalandı vatandaşın alım gücü düştü. Kanımca bu gelişme beklenen bir noktaydı; Zira, Türkiye’de yıllardır izlenen politikayı uygulayıp inşaat sektörünü ekonomilerinde itici güç yapan uzakdoğu ülkeleri aynı krizi 1997 de, 2008 yılındaysa inşaat sektöründe oluşan konut balonuyla ABD yaşamıştı.

Yerli ve Milli Üretim!

Şimdi içinde bulunduğumuz ekonomik krize “yerli ve milli üretimle” çare aranıyor. Amaç; olası talepleri yerli üretimin artırılmasıyla karşılamak ve yabancı kaynaklı paranın dışarıya çıkmasını önlemek. Bu kampanya kulağa hoş geliyor olsa da, nasıl olacak? Sorusuna cevap bulmak gerçekten zor; zira, çelişkiler içinde “mış” gibi yaşayıp yanlış seçimlerimizle doğru sonuçları bekliyoruz beyhude bir şekilde, seçimlerimiz ülkede hasarlara neden oluyor, farkında olmadan ömür tüketiyoruz!

Sektör dergisi reklam sayfalarına bakıyorum da “yerli üretim” kaşelerine şaşırıp kalıyorum; reklamı yapılan ürünün %80-90 nı ithal malzemeden oluşuyor, ya da şirket sermayesinin %70-80’ni yabancı, yani dış kaynaklı sermaye ama şirketin ürettiği ürün yerli (!) bu nasıl mümkün olabilir ki?

Bence, her üretilen yerli, milli değildir.

...

2003-2018 yılları arasında yapılmış özelleştirmelerde, yüzlerce kuruluşta bulunan kamu paylarıyla birlikte binlerce taşınmaz bilmem kaç milyar dolar bedelle yabancılara satılmış, kamu giderek ekonomiden elini ayağını çekmişken “yerli ve milli üretim” tanımı nasıl yapılabiliyor ki?

Yerli ve Milli üretim ancak yerli firmalarla mümkün olabilir. Örneklerine bakarsak; ilk kalkınmış Batı ülkeleri, ikinci evrede kalkınan Japonya, Güney Kore, Çin ve adını yer sorunum nedeniyle buraya yazamadığım ülkelere bakarsanız kalkınmalarını hep devletin uyguladığı doğru kararlar ve sağladığı destekleriyle yerli firmalarının üretimi sayesinde başardıklarını görebilirsiniz. Aksi durumda; %70-80 yabancı sermayeli bir firmanın ürününe verdiğiniz paranın kimin cebine gittiğine bakmanız gerekiyor. Zira; yabancı sermaye kar odaklıdır ve bulunduğu ülkenin kalkınması önceliği değidir. Karı ülkesine transfer eder, ama öyle veya böyle; yerli küçük ortağıyla sorunu varsa missal, bin bir şekilde şirketin içini boşaltarak ülkesine transfer eder. Çok örneği var Türkiye mahkemelerinde...

O yüzden Cumhuriyet’imizin kuruluş yıllarında ve sonrası 60’lı yıllarda okullarda çocukları yerli malı konusunda bilinçlendirmek için yapılan “yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı” kampanyaları, bugünkü kampanyadan çok farklı anlamlar yüklüydü…

Kanımca, farkı anladığımız gün, seçimlerimizin sonuçlarını da anlamış olacağız!