Yaşadığın Şehirli Olmak!

Yayın TarihiNisan-Mayıs, 2021 İsmail Yıldırım Yazdır

İstanbul hakkında yazmam istendi. İlk bakışta kolay bir iş gibi gelebilir, oysa zor iştir İstanbul hakkında yazmak. Zorluğu onu bilmemekten gelir, çoğu insan için geçerli olan şey benim için de geçerli; yaşadığı şehri bilmez insan, nasılsa bir gün kaynak bulur okurum, imkân yaratır gezer, görürüm diye düşünür. Yıllar geçer insan yaşadığı şehre yabancı olmaya devam eder farkında bile olmadan.

İstanbul hakkında yazmam istendi. İlk bakışta kolay bir iş gibi gelebilir, oysa zor iştir İstanbul hakkında yazmak. Zorluğu onu bilmemekten gelir, çoğu insan için geçerli olan şey benim için de geçerli; yaşadığı şehri bilmez insan, nasılsa bir gün kaynak bulur okurum, imkân yaratır gezer, görürüm diye düşünür. Yıllar geçer insan yaşadığı şehre yabancı olmaya devam eder farkında bile olmadan.

İstanbullu olmak ne demektir?

Kanımca insan doğduğu yerden çok doyduğu kentli olmalıdır. Zira, yaşamını sürdürdüğü kenti benimseyip sahiplenmesidir güzel ve anlamlı olan. Bunun tersi durum da yaşadığı kente haksızlık sayılmalıdır.

Daha çok yaşanmış bir şehir İstanbul, hakkında yazılar yazılmış bir şehir değil. Merak edenler için yine de İstanbul’u anlatan önemli kaynaklar bulunduğunu söylemeliyim.

  • Murat BELGE - İstanbul Gezi Rehberi
  • Çelik GÜLERSOY - Nasıl Bir İstanbul, Beyoğlu’nda Gezerken ve Dolmabahçe
  • Jak DELEON - Beyoğlu’nda Beyaz Ruslar
  • Celal Esad ARSEVEN - Eski Galata ve Binaları, Eski İstanbul
  • Selim İLERİ - İstanbul Yalnızlığı
  • Lucyna ANTONOWICZ - Polonezköyü (Adampol)
  • Çağla Derya TAĞMAT - Kültürel Boyutlarıyla İstanbul’da Helenizm
  • Robert MANTRAN - 17. Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul
  • Stefanos YERASIMOS - Ayasofya
  • KOÇ Grubunun İstanbul Ansiklopedisi.

İstanbul

İstanbul, Avrupa ve Asya kıtalarının buluşma noktasında, kentsel tarihi yaklaşık 3000 yıllık, bugüne gelindiğinde Avrupa’nın nüfus bakımından en kalabalık şehirlerinden biri olarak 16 yüzyıl boyunca Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapmış, günümüzde Türkiye’nin her bakımdan metropol bir kentidir. Türkiye nüfusunun yüzde 20’sinin ikamet ettiği İstanbul’da 16 milyon insan yaşıyor. GSYH’sinin yaklaşık üçte birine sahip metropol, ülke ihracatının %50 üstünü gerçekleştirebilen büyük bir ekonomiye de ev sahipliği yapıyor.

İstanbul, eşsiz güzelliklere sahip İstanbul Boğazı, dünyanın en eski kapalı çarşılarından olan Kapalı Çarşısı, Karaköy’deki Bankalar Caddesi, Galata Kulesi çevresi, Sirkeci Garı, Sultanahmet Meydanı, Topkapı Sarayı ve Ayasofya’sıyla yüzyıllar boyu iş ve ticaret merkezi olarak önemini korumakla kalmamış bugün dahi dünya insanı için ilgi merkezi olmaya devam etmektedir.

İstanbul’un tarih boyunca önemli bir merkez oluşu coğrafi konumu sayesindedir. İstanbul Boğazı kuzeyde bulunan Karadeniz’i güneyde yer alan Marmara’ya taşırken Asya ile Avrupa kıtalarını birbirine bağlar. Ne var ki aynı coğrafi bölgede bulunan Çanakkale şehri de benzer coğrafi özellikleri taşımaktadır.

O halde neden Çanakkale değil de gelişen büyüyen şehir İstanbul?

Robert MANTRAN, bu iki şehir arasındaki farkın Haliç’ten kaynaklı olduğunu yazmaktadır. Haliç her mevsimde her türlü rüzgâra karşı çok güvenli bir liman olarak İstanbul’a farkı bir güvenlik ayrıcalığı kazandırmaktadır.

İstanbul Roma Başkenti

İstanbul’u tarihi bir dünya şehri haline getirme fikri Roma İmparatoru Aurelius Constantinus’a (272 - 337) aittir. Roma İmparatorluğu’nun sorunlarına karşın imparatorun bulduğu çözüm yönetimsel olarak İmparatorluğu ikiye ayırmak, İstanbul’u batıdaki Roma’ya denk bir başkent yapmaktı.

İstanbul planlı bir şekilde başkent olarak yeniden inşa edildi.

Yunan-Latin tarzı, geniş, her iki yanı sütunlu caddeleri geliştirmişti. Bu modelde cadde ve sokaklar mümkün olduğu kadar düz gider ve birbirlerini dik açıyla keserlerdi. Caddeler, üstünde gerekli yerlerde geniş meydanlara açılır, kavşaklar oluştururdu. Roma İmparatorluğu’nda simetri önemli bir ilkeydi. Bir başkent için görkem ve anıtsallık da önemliydi. Ayrıcalıklı, özgür yurttaşların toplumsal ihtiyaçları karşılanmalıydı. Simetri, caddelerin düzlüğü, fiziksel olarak saydam bir kent yapısı yaratıyordu ki, bu da Yunan-Latin kültüründeki kamusallık ögesine uygundu.

İstanbul bu ilkelere uygun olarak kısa sürede daha gelişti ve Aurelius Constantinus’un isabetli bir seçim yaptığı kanıtlanmış oldu.

İstanbul Bizans Dönemi

Doğu Roma’nın ne zaman “Bizans” olduğunu söylemek zordur. Bir görüşe göre Bizanslılar kendilerini Romalı olarak tanımlıyorlardı ama bir farkla; Bizans koyu bir Hristiyan İmparatorluktu, Doğu Roma’da durum farklı olabilir ancak batı Roma İmparator Aurelius Constantinus öncesinde Hristiyan değildi. Batı Roma’da özerk bir soylular sınıfı mevcuttu. Soylular sınıfı her zaman politik olarak egemen olmasalar da, yönetimsel belirleyici yönleri vardı. Doğu Roma yani Bizans’ta ise özerk bir soylu sınıf hiç oluşmadı, tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi.

İmparator I. Justinianus, tam ve özgün adıyla Flavius Petrus Sabbatius Iustinianus (482-565) çabalarıyla, Yunan-Latin geleneğiyle Hristiyanlığı parlak bir biçimde birleştirdi. Başta Ayasofya olmak üzere, Hristiyanlığın en büyük anıtları bu dönemde İstanbul’da inşa edildi.

Roma ve Bizans’ta egemen yapı malzemesi taştır. Taş ve tuğla maliyeti yüksek bir yapı malzemesidir. Roma İmparatorluğu’nda taş ve tuğlayı yapılarda etkin şekilde kullanmak, bundan ayrıca bir estetik üretme tekniği bulunmuştu.

İstanbul ve Osmanlılar

II. Mehmet 1453 yılında İstanbul’u Bizans’tan aldığında şehir bir hayli yıpranmış bir haldeydi. Türkler göçebelik geleneğinden geliyorlardı, kırsal alan alışkanlıklarının ağır basması nedeniyle İstanbul’da bahçeli evler arttı. Osmanlı’da yapı malzemesi taş yerine ahşaptı. Ahşap taşa göre daha ucuz ve kullanılması daha kolay bir malzemeydi, ahşap yapılar İstanbul’da Osmanlı döneminde çoğaldı. Ne var ki; ahşabın taşa göre önemli bir sakıncası da vardı; yangın. Gerçekte de yangın, yüzyıllar boyunca İstanbul’un başından hiç eksik olmadı.

Fatih Sultan Mehmet imparatorluğun çok uluslu dokusunu İstanbul şehrini büyütürken de önemsedi ve korudu. Bunun için de Türk, Rum, Ermeni topluluklarını şehir içinde iskân ettirmeye devam etti ve bu durum ondan sonrasındaki dönemlerde de sürdü.

Osmanlı’da Tanzimat Dönemi ve İstanbul

19.yüzyılda Batı’da başlayan sanayi devriminin sonuçları Avrupa’da şehirlerin çehresini hızla değiştirirken, gücünü önemli ölçüde kaybeden, fakirleşen Osmanlı – İstanbul’daki Saray Yönetimi Batı’daki gelişmeler karşısında şaşkın, çaresizdi.

İstanbul birçok alanda Osmanlı’nın güç kaybetmesinden nasibini almış, Avrupa’daki şehirlerin gelişmelerine oranla geri kalmıştı. Ulaşım ve yapılamamış yollar en büyük sorundu. Sınırlı bütçeye rağmen Sirkeci’ye demiryolu getirildi. Buharlı vapurlar ithal edildi. Nitekim, vapurlar Anadolu yakasından ve Adalar’dan insanları bu dönemde yeni yaptırılan Haliç girişinde bulunan Galata Köprüsüne taşıyorlardı. Ardından elektrikli tramvay ulaşımı daha da hızlandırdı ve günümüzde de çalışır durumda bulunan, o dönemde ilk kez Londra ve New York’tan sonra dünyada yapılmış üçüncü “metro” olarak bilinen Tünel-Galata hattı bitirildi.

Cumhuriyet Döneminde İstanbul

İstanbul, yüzyıllardır Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olması sebebiyle, Ankara’da kurulan Cumhuriyet Hükümeti bir bakıma İstanbul’a karşı kurulmuştur demek yanlış olmaz.

Ankara’da kurulan yeni Cumhuriyet Hükümetiyle İstanbul Osmanlı – Saray Yönetimi arasındaki çatışma yalnızca son padişah ve hükümetinin İstanbul’da bulunmasıyla sınırlı değildi, ek olarak bir kısım İstanbul aydınının bazı İstanbul gazetelerinde Millî Mücadeleye tavır almalarından da kaynaklanıyordu. Zira, Ankara’da kurulan Cumhuriyet Hükümeti, Kurtuluş Savaşı’nın yönetildiği merkez olması, savaşın kazanılması sonrasında da yeni başkentin Ankara’da kurulmasından kaynaklıdır. Bu durum doğal olarak İstanbul için her bakımdan uzun süreli bir dramatik duraksama dönemine sebep olmuştur.

Ankara’da kurulan Cumhuriyet Hükümetince istenmediklerini hisseden İstanbullu gayrimüslimler, özellikle Rumlar İstanbul’u terk etmeye başladılar. Ardından gelen gayrimüslimlerden istenen Varlık Vergisi (İnönü dönemi-1942), yetmezmiş gibi Menderes Hükümeti döneminde gerçekleşen 6-7 Eylül 1955 İstanbul yağması, Kıbrıs gerginliği (1955-1958) gibi olaylar da göç sürecini hızlandırdı. Kısa sürede İstanbul’da yaşanan bu değişim, mülkiyette geniş çaplı bir el değiştirmeye yol açtı. Rum ve Ermenilerin boşalttığı İstanbul kısa sürede fakirleşti.

İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olarak çok uzun bir süre sürdürdüğü olağanüstü ayrıcalıklarını artık kaybetmişti. Yukarıda bahsettiğim sebeplerden kaynaklı 1940 yılına kadar İstanbul’da İmar ve Şehircilik alanında hiçbir ciddi planlama yapılmadı.

1950 yılında iktidar olan Menderes İstanbul’u yeniden ele almaya karar verdi. Ulaşım ve altyapı en büyük sorundu ancak gelişen Avrupa şehirlerinde yapılanlar örnek alınmadı. Örneğin metro, o dönemin şehircilik planında yoktu. Daha çok yüzeysel, göze hitap eden işlere ağırlık verildi. Avrupa yakasında Vatan ve Millet Caddeleri ile sahil yolu yapıldı. Dolmabahçe – Karaköy arası ile Anadolu yakasında Bağdat Caddesi genişletildi.

Değişimler esnasında birçok tarihi binalar yıkıldı, bununla da kalınmadı; tarihe karşı takınılmış küçümseyici değer bilmez tavır bu dönemde geniş bir tahribata dönüştü ve ne yazık ki kalıcı da oldu.

Kanımca, İstanbul’un başına gelmiş en büyük felaketlerden biri daha sonrasında önlenemeyen hatta oy uğruna siyasilerce desteklenen kırsaldan kente göçle başlayan “İstanbul’da gecekondu yapılanması”dır. Kırsaldan gelenler için hiçbir ön çalışma-planlama yapılmadan İstanbul’a gelen onca insanın kentli olarak kabul edilmesiyle İstanbul’da bir nevi kentli-köylü arası bir hayat tarzının yaygınlaşması kısa sürede kentte birçok düzensizliğe yol açtı.

Kısaca, göçle başlayan çarpık kentleşmenin yarattığı plansız büyüme ile İstanbul giderek koca bir mega-köykent haline dönüştürüldü.

İstanbul ve Gelecek

Günümüzde bir kentin sağlıklı gelişmesinin yolu yerelden çok uluslararası olmasından geçiyor. Bu kanımca hem maddi hem de kültürel anlamda kentlerin temel ihtiyaçlarına karşılık verebilir bir gelişme yolu olabilir.

Uluslararası kent kavramı, bugünkü yapısıyla İstanbul arasındaki en büyük mesafe; sosyo-ekonomik yaşam seviyesi ve kültür alanındadır. Avrupa’da insanların alım gücü yeterli seviyededir ve şehirler insanların yaşamını kolaylaştırmak üzerine gelişmektedir. Misal, şehir merkezlerinde var olan müzelere ulaşım kolaylığı sağlanmıştır. Şehir içi ulaşımda metrolar insan yaşamını kolaylaştırıyor, özel araç kullanımı minimum seviyelerindedir. Haftanın kültür etkinliklerini izlemek isteyen yerli ve yabancıların etkinliklere erişimi her bakımdan kolaydır.

Ya bizde öyle mi?

Koca şehirde sayılı müze var ve giriş ücretleri pahalıdır. İnsanların ekonomik gücü zaten sınırlı, çok insan zar zor hayatta kalmalarını sağlayacak düzeyin altında gelire sahiptir. Hal böyle iken İstanbul gibi metropol bir şehirde hiçbir gerekçe göstermeden, tamamen siyasi nedenlerle durdurulan metro çalışmaları nedeniyle trafik her geçen gün artıyor, yaşam da zorlaşıyor. İstanbul yönetimine metro için yurt içinden kredi alma imkânı verilmiyor. Ancak yurt dışından tamamen kendi imkanlarıyla sağlayabildiği kredilerle durdurulmuş metro hattı çalışmalarını yeniden başlatabiliyor.

Sinema ve tiyatro gibi sanatsal etkinlik alanlarının hali zaten ortada, devlet desteği belli bir kesime var, birçoğu siyasi nedenlerle yasaklı ve destek alamıyor. Bırakın gelişmeyi, sayılarının çoğalmasını var olanlar hayatta kalabilme savaşı veriyorlar.

Birçok sanatçı ve grup yasaklı olduğu için faaliyet göstermiyorlar.

Misal; ülkede Kürt kökenli, yaşayan çok insanın kalbinde taht kurmuş özgün müziğin lider sanatçısı Ahmet KAYA yasaklar yüzünden ülkesini terk edip bir Avrupa şehrinde yaşamını yitirdi.

Dünyaca ünlü piyano sanatçısı Fazıl Say’ın uzun bir süre önce bir paylaşımını okumuştum; Paris, Amsterdam konserlerinde yaşadığı coşkuyu Türkiye’ye döndüğünde anlatırken, Türk insanıyla yurt dışındaki gibi buluşamamasının derinden hissettiği acısını okurlarıyla paylaşıyordu.

İstanbul uzun yıllar kötü yönetimlerin etkisinde kaldı. Özellikle inşaat sektörünün hız kazandığı süreçte İstanbul kısa sürede betonlaştı, insanların özgürce dolaşabileceği park ve yeşil alanların yerini AVM ve yüksek yapılar aldı.

Tarih Tekerrür Ediyor!

Gelinen noktada İstanbul’da artık yönetim değişti. Ancak sorunlar bitmiş görünmüyor! Çünkü İstanbul ile ilgili kararları şaka gibi olsa da İstanbul’u yönetenler değil, 100 yıl öncesinde olduğu gibi, ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanı Ankara’dan veriyor, bu da değişimin önünde en büyük engeldir.

İstanbul, yaşayan ayrıcalıklı bir şehirdir. Uzunca bir süredir kaybettiği 24 saat yaşayan şehir unvanını yeniden kazanmaya çalışıyor. Uzunca bir süredir hiçbir yatırım yapılmadığı için anlamlarını yitiren, insanların neredeyse unuttuğu tarihe mal olmuş meydan ve mekanların yeniden İstanbul’a kazandırılması için İstanbul Belediyesince planlanan proje yarışmaları halkın beğenisine sunulmak üzere hazırlanıyor.

Çünkü, özgün, etkili, kültürlü, yaşanacak bir İstanbul hala mümkün. Kısacası İstanbul yeniden İstanbul olmaya hazırlanıyor.