Tüketim Çılgınlığına Diderot Etkisi!

Yayın TarihiOcak-Şubat, 2020 Yazdır

'Üretmeden tüketen milletler, önce haysiyetlerini, sonra da hürriyetlerini kaybederler.' Mustafa Kemal ATATÜRK

Kasım ayı 4. Haftasında KARACUMA afişlerini hatırlayanlarınız vardır mutlaka; TV ve Radyoların insanları alışveriş merkezlerine davet eden reklamlarla dolu olduğu hafta. Olağan seyrindeki bir AVM ‘ye o hafta boyunca girmek, yemek ya da kahve içmek mekanların doluluğu nedeniyle neredeyse olanaksızdı. Görünüm, tüketim çılgınlığına kapılmış onca insanın dar alanda ellerinde torbalarla bir mağazadan diğerine koşturmacası olunca insan düşünmeden edemiyor; ülkede son iki yılda hemen her dalda üretim düşmüş, çok firma kepenk kapatma noktasına gelmiş, iç piyasada deyim yerindeyse yaprak kıpırdamıyorken, firmalar ayakta durabilmek için artık tek çarelerinin üretip yurt dışına satmanın kurtuluşları olabileceği gerçeğini yeni kavramışlarken, tasarruf eden bir toplum olmak yerine, tüketim çılgınlığının anlamı ne olabilirdi?

Bu soruya verilebilecek cevabı kanımca, paylaşımlarını keyifle okuduğum ekonomist Mahfi EĞİLMEZ yazdığı makalede ‘’Tüketim Çılgınlığına Diderot Etkisi’’ni anlatarak vermişti.

Denis Diderot [1703 – 1784], ünlü bir Fransız yazar ve filozoftur. Avrupa aydınlanma Çağı'nın en önemli kişilerinden birisi olarak kabul edilir.

Rus İmparatoriçesi Büyük Catherine 1765 yılında sanat ve bilimin koruyucusu olarak, Diderot, büyük borç altına girmiş ve paraya ihtiyacı en üst düzeydeyken Diderot’un kütüphanesini satın aldı ve kütüphaneyi yine Diderot’un yönetimine yine bıraktı. Böylece Diderot’nun eline önemli bir miktar para geçmiş oldu.

Diderot, eline geçen yüklü miktar parayla öteden beri hayalini kurduğu ancak alamadığı pahalı kırmızı bir sabahlık aldı. Sabahlık o kadar görkemliydi ki evindeki eşyaların ona uymadığını fark etti ve başladı eşyalarını yenileriyle değiştirmeye. Her değiştirmede diğerleriyle uygunsuzluk daha da arttı ve ötekileri de yenilemeye başladı. Sonunda yeniden eski borçlu günlerine döndü. Diderot, bütün bunlardan sonra “Eski Sabahlığım İçin Pişmanlık” başlıklı bir yazı yazdı, içine düştüğü tüketim çılgınlığını anlattı.

Kapitalist sistem, asıl olarak tüketim üzerine kuruludur. Tüketimin bir çılgınlığa dönüşmesi özellikle reklamların insanları aşırı biçimde etkilemeye başlamasıyla hız kazanmıştır.

Bugüne ve Türkiye’ye bakarsak, aşağı yukarı aynı işlevleri gören ve ayrıntılarda farklı olan iki cep telefonundan birisi 2.000 liraya alınırken diğerinin yaşam boyu birkaç kez kullanılacak birtakım özellikleri taşıması nedeniyle 10.000 lira hatta daha da pahalısının aynı mağazada bulunması anlamlı değildir. Pahalı telefonu satın almak, parası çok olanlar için fazla sorun oluşturmayabilir. Sorun, asıl olarak parası az olup da o pahalı telefonu statü sembolü olarak alanlar için ortaya çıkar. Bu telefonu almak için kredi alındığında Diderot etkisi kendisini ortaya çıkarabilir ve bu alışveriş başka talepleri tetikleyebilir. 10.000 liralık telefonu alan kişi bu telefonla uyumlu olsun diye yeni krediler alıp kılık kıyafetini değiştirmeye yönelirse iş ciddileşmeye başlar. Bu, ekonomide gösteriş tüketimi denilen etkiye son derecede benzeyen bir etkidir.

Gelir iki şekilde kullanılır: Tüketim ve tasarruf.

Tüketim olmazsa üretim de olmaz, yatırım ve büyüme de. Çünkü tüketilmeyen yani talep edilmeyen malı üretmenin anlamı yoktur, talep edilmeyen malı üreten satamayacağı için zarar eder. Dolayısıyla tüketim, üretimin çıkış noktasıdır.

Öte yandan 10 – 12 bin yıl önce yerleşik yaşama geçerek tarıma, çiftçiliğe ve hayvancılığa kısacası üretime başlamadan önce insan da diğer bütün hayvanlar gibi yalnızca tüketiciydi. Yani tüketim insan için, tıpkı diğer canlılarda olduğu gibi temel hareket noktasıdır. Ne var ki tüketimde aşırıya kaçıp bir tüketim çılgınlığını tetiklediğimizde gerekli gereksiz büyük bir üretimi tetiklemiş ve oradan giderek çevreye zarar veren bir tüketim büyümesine ulaşmış oluruz. O nedenle her şeyin aşırısı gibi tüketimin de aşırısı zararlıdır.

Tüketim çılgınlığına Diderot etkisi bugünün Türkiye’sinde de etkindir; hınca hınç dolu o mağazaların ekseriyetinin yabacı markalar olduğu düşünüldüğünde alınan her neyse şeye ödenen paranın kimlerin cebine girdiğini, kimlerin üretimini kaynaklarımızı kullanarak kendi irademizle artırdığımızı, kimleri kredi alarak, borçlanarak zenginleştirdiğimizi ama diğer bir taraftan da kapışılan o ürünlerin yine büyük bir çoğunluğunu üreten biz olmadığımız için, aslında her birimizin gün geçtikçe fakirleştiğini fark etmek artık zor değildir.