Dil Çürümesi ve Geri Kalmışlık Üzerine Düşünceler..

Yayın TarihiEylül-Ekim, 2019 İsmail Yıldırım Yazdır

Anadolu 10 bin yıllık geçmişiyle nice medeniyetlere kucak açmış, Asya’dan uzanıp gelen kuzeyinde Karadeniz’e, güneyinde Akdeniz’e, batısında Ege’ye dayanan eşsiz bir toprak parçası, her karışı tarih kokan bir yarım adadır.

2100 yıl geriye gidersek, Pontus Kralı 6.Mithridates’in hüküm sürdüğü [MÖ 132-63] Anadolu’ya girip istila ettikleri yerleşim alanlarında kısa sürede Latinceyi resmi dil olarak tanıtan Romalı lejyonerlere karşı yaptığı savaşlarda binlerce Romalıyı kılıçtan geçirerek Latinceyi Anadolu’da kabul etmediklerini öğrenebiliyoruz.

Vazgeçmeyen Roma, sonraki yıllarda Anadoluyu yeniden istila etmiş, Latinceyi etkin kılmış olsa da öncesinde verilen büyük mücadelenin, o yıllara kadar Anadolu’da yaşayan Pontus uygarlığının asıl olan değerinin ana dilinden kaynaklı olduğunu bizlere göstermesi bakımından önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 26 Ağustos 1922 de gerçekleştirdiği Büyük Taarruz ile Yunanlıları ülke topraklarından çıkarınca şöyle der; “Biz bugün sadece Yunanlıları Anadolu’da yenmedik, biz Pontus Kralı 6. Mithridates’in, Troyalı Hektör’ün de intikamını aldık.” diyerek, yabancı işgalinde ana dilin etkilenmesine hatta değiştirilebileceğinin dahi kabul edilemez olduğuna vurgu yapar.

Büyük Atatürk, Türk Dil Kurumunu 12 Temmuz 1932 yılında kurar. Amacı, doğuda Farsça, güneyde Arapça, batıda Fransızca ve diğer dillerin etkisiyle yalınlığını kaybeden Türkçe’nin yeniden arındırılıp kullanılmasını sağlamaktır. Bunun da ancak ve ancak Türk dilinin zenginliğinin ortaya çıkarılarak, eğitimli nesillerle birlikte sosyal yapının yanı sıra ekonomik yapının da ülkede güçlenmesiyle mümkün olabileceğini düşünür.

Tarım yoksa gelişmişlikten söz edilemez!

Türkiye’de tarım, köylünün emeğinin karşılığını topraktan çıkaramaması nedeniyle, özellikle genç neslin toprak ile bağlarını koparma noktasına gelmiş bulunuyor. Bu sebeple büyük şehirlere göç durdurulamıyor. Oysa ülkemizin tarıma elverişli çok büyük toprakları var. Eksik olan, devletin tarıma olan desteği; tarımsal alanda eğitim veren okullarımız yok. Yüzlerce açılan İmam Hatip Liselerinden bir kaçının tarımsal alanda eğitim verebilmesini çok isterdim doğrusu..

Bizim gibi bir Akdeniz ülkesi olan üç tarafı denizlerle çevrili İtalya’da sebze ve meyve rekoltesi 2018 rakamlarıyla 160 milyon ton iken, bizde sadece 45 milyon ton civarındadır. İtalya AB ülkelerini doyuran koca bir sebze meyve hali gibiyken, biz ihraç etmeyi geçtim, 80 milyon insana yetecek üretim yapamadığımız için soğan-patates ithal eder durumundayız!

Minisüpermarket!

Görülmeğe değer kırsal yörelerden birinde bir soluklanma anımda gördüğüm bir tabela ilgimi çekmişti: Minisüpermarket! Yabancı hayranlığı öylesine körüklenmiş durumdaki yüzyıllardır bildiğimiz bakkal tanımı bile itici geliyor artık insanımıza, bunu anlamakta güçlük çekiyorum..

Yazdıklarım abartı gelmesin diye birkaç örnek vermek istiyorum; yolunuz İstanbul Fatih ilçesine düşerse bir gün, kendinizi Arabistan’da bir kentte sanabilirsiniz! Yine benzer şekilde Antalya’da bazı trustik kentlerimizde kendinizi Rusya da sanabilirsiniz; neredeyse Türkçe tabela yok, bunu ben ülkeme yapılmış en büyük haksızlık olarak görüyorum.

Dil çürümesi meselesi..

Son 15 yılda İnşaat sektörü çok gelişti, yapılan konut ve AVM’lerin isimlerini merak edin bir bakın; Türkçe tanımlanmış bir ismi bulamazsınız! Kırsal alandan göç etmiş insanlar Türkçeyi zor konuşuyor ama oturduğu evin bulunduğu sitenin adı İngilizce-Fransızca bir kelime; anlamını dahi bilmiyor!

Neymiş efendim biz Hill Town, Andromeda’da oturuyoruz! Asansörümüz A’dan Z’ye yabancı malzeme kullanılarak yapılmış, güvenli! Yabancı hayranlığı o denli fazlaki yeni kurulmuş bir firmada işletme sermayesi dahi yok ama ismi seçilmiş yabancı bir kelime!

Türkçe’mize sahip çıkmamız lazım! Bu ülkede çalışıp karnı doyanlar olarak, dilimizi korumak bizim en temel görevimiz olmalıdır. Dilimize sahip çıkarsak önce kendimize, sonra değerlerimize ve ülkemize sahip çıkmış olacağız!

Dini kontrol eden toplumu da kontrol eder!

Fatih Sultan Mehmet 1453 yılında Kostantiniyye’yi Bizans’tan alırken Anadolu’yu Avrupa kıtasıyla birleştiriyordu. O yıllar Osmanlıda yeniliğe ve eğitime verilen önem çok yüksekti. Osmanlı Fatih Sultan Mehmet ile başlayan hızlı bir büyüme yolunda aydınlık çağını yaşıyordu.

Doğu’da Kostantiniyye tarih olurken batıda Leonardo Da Vinci henüz doğmuştu. Rönesans ile başlayan değişim ve Hümanist akım Avrupa’da yeni değerler yaratıyor toplum zenginleşiyor, Kilisenin toplum üstündeki etkisi giderek azalıyordu. Bu dönemin önemli bir aktörü olarak kabul edilen Leonardo da Vinci’nin dünyayı değiştiren onlarca buluşlarından biri olan makinalı tüfeğin icadı; Osmanlının belkide en güçlü olduğu bir dönemde Avrupa seferlerinde yenilgilerine, girdiği savaşlarda ağır askeri kayıplarına sebep oluyor, Osmanlı ordusu geri çekilmek zorunda kalıyordu.

Kanuni Sultan Süleyman dönemi Osmanlı İmparatotluğunun en güçlü dönemidir. En büyük yanlışlar da bu dönemde yapılmıştır; Şehzade Mustafa’nın taht kavgası yüzünden hile yoluyla öldürülmesi sonucunda tahtın yetersiz biri olan Sultan Selim’e kalması, damat Rüstem Paşa’nın devlet işlerinde etkinliğini artırması önemli hatalar olarak tarihte yerini alır. Tüm bunlarn yanında, Osmanlı’da aydınlık dönemi kapatıp karanlık dönemi başlatan hataysa; Kanuni Sultan Süleymanın koruyup kolladığı, Molla Ebusuud Efendi’nin bir fetvasıdır. Ebusuud Efendi tarihe mal olan ünlü fetfasında, Osmanlının sosyo ekonomik alanda geldiği seviyeyi yeterli görüyor, bilim ve araştırmanın Osmanlı için önünü kesiyor, imparatorlukta çöküşün başlamasına, aydınlık dönemden karanlık döneme geçişi hızlandırmış oluyordu..