Dünya değişiyor, ya insan?

Yayın TarihiMayıs-Haziran, 2018 Yazdır

Bütün dinler, neredeyse tüm felsefeler, hatta bilimin bir bölümü, insanoğlunun olumsal olduğunu umutsuzca inkar etmek için harcadığı bitmez tükenmez, kahramanca çabasını doğrular.
JACQUES MONOD

Sıkça sorulan bir soru var: İnsanın var olduğu ilk günden bugüne dünya değişiyor, peki insan da değişip gelişiyor mu? İnsan, değişimden ne anlıyor? Benzer bir görüş bir zamanlar antik Hindistan’da vardı. Buna göre, yaşamın amacı dünyayı değiştirmek değil, onu doğru anlamaktı.

Roma İmparatoru Marcus Aurelius 26 Nisan 121’de Roma’da doğduğunda, kimse onun 17 yaşında geleceğin imparatoru olarak seçileceğini, 40 yaşında tahta bir filozof-imparator olarak çıkacağını bilemezdi. Marcus Aurelius, Stoacı felsefeyi benimsemiş bir birey olarak; kişinin kendi kendine yaptığı vicdan muhasebesi, yetkinliğe varmak için harcadığı çaba, dünyanın gelip geçiciliği üstüne nükteli notlar halinde düzenlediği 12 kitaplık Düşünceler adlı yapıtıyla üne kavuştu. Ahlak felsefesinin izinden giden bu yapıtı birçok kuşak tarafından zamanların en büyük yapıtlarından biri sayıldı.

John Gray, 2008 yılında emekli olduğu Londra Ekonomi Okulu’nda (LSE) Avrupa Düşünce Tarihi Emeritus Profesörüdür.

Saman Köpekler; İnsanlar ve Diğer Hayvanlar Üzerine Düşünceler (2002) adlı kitabında yaptığı tespitleri okuduğumda; yüzyıllardır bilim ve teknoloji değişse de insanlığın, insanı insan yapan ahlaki değerlerin pek de fazla değişmediğini fark ettim. Bu tespitimi yazarken gelişmiş-gelişmemiş toplumlar arasındaki farkları görmezden geldim. Zira, ahlak insani bir kavram ve ne yazık ki kontrol edilmesi herhangi bir toplumda pek mümkün değil.

John Gray’in bahsini ettiğim kitabında aktardığı; insan ve insani olana dair düşünce ve görüşlerinden bazılarını sizinle paylaşmak isterim.

İnsan Neden Teknolojinin Efendisi Olmayacak!

“Türler kendi yazgılarını denetleyemez. Türler var olmaz. Bu, insanlar için de eşit ölçüde geçerlidir. Ne var ki “insanoğlunun ilerlemesi” söz konusu olduğunda bu unutulur.

Aslında insanlık diye bir olgu yok, yalnızca insan var; çelişkili gereksinimlere ve yanımsamalara sahip, her türlü irade ve yargı zayıflığının pençesindeki insanlar.”

“İçinde bulunduğumuz yüzyılla ilgili kesin bir şey varsa, o da yeni teknolojilerle insanlığa tanınan gücün ona karşı zalim suçlar işlemek üzere kullanılacağıdır. [...] İnsanlığın en kötü suçları, ancak modern teknolojilerle işlenebilirdi. İnsanlığın teknolojiyi asla denetleyemeyecek olmasının nedeni ise daha derinde: Teknoloji, insanoğlunun denetim altında tutabileceği bir şey değil, dünyanın başına gelmiş bir olaydır.”

“Ahlaki ilerlemenin bilimsel bilgiye ayak uydurmayı başaramamasına sızlanmak, günümüzde yaygın bir yakınma biçimi. Daha zeki ya da daha ahlaklı olsaydık, teknolojiyi yalnızca yararlı amaçlar için kullanabilirdik, diye düşünüyoruz. Halbuki kusur araçlarımızda değil, kendimizdedir. Teknik ilerleme, yalnızca tek bir sorunu çözümsüz bırakıyor: İnsan doğasının zayıflığını, ve ne yazık ki bunun çaresi yok.”

Kurtarıcılar

“İnsanlar özgür, bilinçli varlıklar olduklarını düşünürler, oysa kandırılmışlardır. Çok zaman başkalarını daha iyi aldatmak için kendini aldatırlar. Aynı zamanda hayal ettikleri gibi olmaktan kaçma deneyimlerinden de vazgeçmezler. Dinleri, sahip olmadıkları bir özgürlükten kurtulma çabalarıdır. 20. yüzyılın sağ-sol ütopyaları da, aynı işlevi görmüştü. Siyasetin eğlence olarak bile inandırıcı olmadığı günümüzde, bilim insanlığın kurtarıcısı rolünü üstlenmiş bulunuyor.”

“Yeryüzü hiçbir zaman uyumlu bir altın çağ yaşayamadı. Avcı-toplayıcıların çoğu, sonraki çağların insanı gibi açgözlüydü. Ama sayıları azdı, ve kendilerinden sonra gelenlerden çok daha iyi yaşamışlardı.”

“Daha geniş bir nüfusu olanaklı kıldığı için tarım kaçınılmazdı. [...] Tarih, yükselen insan sayısının çevirdiği bir koşu bandıdır. Bugün genetik yapısı değiştirilmiş besinler kitlesel açlığı önleme adına pazarlanıyor.”

“Sanayileşme işçi sınıfını yarattı; şimdilerdeyse işçi sınıfını ortadan kaldırmaktadır. Ekolojik çöküntüyle birlikte önü kesilmezse, eninde sonunda aynısını herkese yapacak.”

Modernleşme Miti

“Modernliği sosyal bilimler içinde bir fikir olarak düşünürüz, oysa “ahlak”ın son gizlenme yeridir. Modernliğe inananlar doğal afetler bir yana tarihin Aydınlanma değerlerinden yana olduğu kanısındadırlar.”

“Naziler kendilerini Avrupa’daki yaşamın devrimci dönüşümüne adamışlardı. Onlara göre modern olmanın anlamı, ırkın zaferi ve soykırımdı. Hedeflerine ulaşmak için düzenli olarak bilim ve teknolojiden yararlanan hangi toplum olursa olsun modern demekti. Ölüm kampları, en az lazerle ameliyat kadar moderndir.”

“Modern fikrin bir özelliği de insanlığın geleceğinin daima seküler olacağını kabul etmesidir. Tarihte hiçbir şey bu tuhaf anlayışı desteklememiştir. Sekülerleşme İngiltere, İsveç ve İtalya gibi birkaç Avrupa ülkesinde yaşanmıştır. ABD’de seküler yapının izine dahi rastlanmaz.”

Halk nasılsa, yönetenler de öyle!

John Gray’in fikirlerinin, bizi belli kalıplar dahilinde düşünmeye alışkın olduğumuz bazı kavramları yeniden değerlendirmeye itecek kadar çarpıcı olduğu kanaatindeyim. Şimdi farklı bir parantez açıp; yine insani bir konu olan, bir toplumun yönetenleri ve yönetilenleri arasındaki ilişkiyi irdeleyen bir yazara dikkatimizi verelim.

Grigoriy Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesinde (1923) adlı kitabında şöyle der; Bir ülkeyi yöneten yönetici nasıl biri olursa olsun -- iyi veya kötü, kahraman veya zalim -- her zaman kendi halkının içinden bir candır, onun bir parçası, ruhunun bir yansımasıdır. Kısaca, halk nasılsa onu yönetenler de öyledir. Bu yüzden de her halkın hak ettiği iktidara ve yöneticilere sahip olduğu tarihsel bir gerçektir. Her halkın içinden hem büyük şahsiyetler hem de aşağılık insanlar çıkabilmektedir. Bunlardan hangisinin iktidara geleceğini belirleyen temel etken halk kitlelerine hakim olan son ruh halidir.

Halkın sahip olduğu değerler; zekası, iradesi ve vicdanı gelişmekte midir yoksa zehirli otlar sarmış gibi, çürüyerek yok mu olmaktadır? Veya zavallı, utanç verici bir mevcudiyet için mi sarf edilmektedir?

Eylemin Tesellisi.

Gray’e dönecek olursak, şöyle diyor: Hayatın anlamını eylem olarak görenler açısından, dünya düşlerin canlandırıldığı bir sahnedir. Son birkaç yüzyıldır din, en azından Avrupa ülkelerinde zayıflıyor, ama olaylara insanca anlam yükleme tutkumuzda bir azalma yok. Hayatın amacının eylem değil, derin düşünme olduğu fikri bugün neredeyse ortadan kalkmıştır.

İnsan ölümleri ve savaşa sıra gelince, İslam coğrafyası ve ülkelerinin hali ortadadır; söylenecek fazla bir şey yok. Ancak gelişmiş toplum olarak gördüğümüz ABD ve AB ülkelerinin, çıkarları için savaştan yana olan yöneticilerine dönüp baktığımda aynı soruyu sormak geliyor aklıma: Bu savaş çığırtkanlarını kim seçti, gerekçeleri neydi? Zira savaş, insanları öldürüyor; ülkelerine çıkar sağlamak için. Bu kabul edilebilir mi?

Sonuç olarak savaş; bir kapitalist düzen icadı olup sigara içmekten farksız, bir yoksul insan alışkanlığıdır.

...